uzun zaman oldu. ama yaklaşık 3 ayda deli gibi anime izledim diyemem çünkü kore dizilerine merak sardım bir ara. teker teker mi anlatsam acaba diye düşündüm ama önce izlediklerimi yazıp sonra beğendiklerimi yeni bir blogda anlatırım. önceden coffee prince, full house ve a love to kill izleyip uzun bir ara vermiştim. yeni olarak da bu sırayla değil ama secret garden, greatest love, 49 days, goong, my girlfriend is a gumiho, dizilerini izledim. başlayıp yarım bıraktıklarım da var. boys over flowers mesele. kız karakterini beğenmemiştim ama bu dizinin japon versiyonu olan hana yori dango çok hoşuma gitti. ondan sonra da japon dizileriyle ilgilendim biraz. hana kimi, nobuta wo produce, kimi wa petto, gokusen, tatta hitotsu no koi
gibi dizileri izledim. bildiklerim bu kadar ama karşılaştırma yapmadan duramadım. sonuç olarak da kore dizilerinden beğendiklerim olsa da benim için japon dizileri galip geldi. japon dizilerinin anime havası taşımaları ve zaten mangalardan uyarlanmış olmaları beni tek cezbeden nokta değil. kore dizileri gibi parlak renkler değil de kapalı bir hava taşımalarını, gerçekçi olmalarını, illaki aşk öyküsü anlatma dertlerinin olmamasını, izlerken kore dizilerindeki zaman kaybı hissini yaşatmamasını sevdim. kdramalar da karakter yaratma açısından daha başarılı göründü. niye böyle diyorum çünkü favorilerimden olan secret garden'ı kim jon woo karakteri için greatest love 'ı da dokko jin karakteri için izledim desem yalan olmaz. zaten kdramaların olayı klişe konuları eğlenceli ve romantik hale getirip izletmek ama jdramalarda düşündürücü bir yan var. uçuk kaçık bir konuyu oldukça gerçekçi işleyebiliyorlar. kimi wa petto mesela. güçlü bir iş kadını, kapısının önünde yaralı olarak bulduğu bir adama, köpeği olması karşılığında evinde kalmasına izin veriyor. gerçekten uçuk kaçık bir konu ama işte izlerken neden yanındayken kendimiz gibi davranamadığımız kişilerle birlikte olmaya devam ederiz, neden evcil hayvanlarla daha kolay ve samimi ilişkiler kurarız gibi sorular üzerine düşündürüyor. hatta çatlak bir terapist tarafından bu soruları yanıtlıyor.
nobuta wo produce ise arkadaşlığı çok iyi anlatan dizilerden biri. konu olarak psikopat derecede garip bir kızı popüler yapmaya çalışan 2 arkadaşın öyküsü. tekrar tekrar izlenebilecek harika bir olay örgüsü ve oyunculuk var. benim tarzım bu diyebilirim.
aslında bu yazıyı yazmadan sadece hana yori dango ile boy over flowersı karşılaştırmayı düşündüm ama bunu birçok sitede ve blogda yapmışlar. hem ben hana yori dangoyu gerçekten sevdiğim için tarafsız olamayabilirim.
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Eylül 2012 Pazar
23 Nisan 2012 Pazartesi
northern exposure
northern exposure, 1990 ve 1995 yıllları arasında yayınlanmış bir televizyon dizisi. Kuzeyde Bir Yer adıyla Türkiye de yayınlamış ama ben bunun için geç kalmışım. yine de bu diziyi keşfettiğim için şanslı hissediyorum. dizide, Alaska'nın - gerçekte varolmayan - Cicely adlı kasabasında yaşayan bir grup insan ve onların başından geçenler anlatılıyor. new york'tan gelen doktor - Joel Fleischman 4 yıl boyunca cicelyde çalışmak zorundadır ki bu küçük kasaba yarı kızılderili olan Ed, Chris, Maggie gibi birbirinden ilginç insanlar içeren kuzeyde bir yerdir.
dizinin özellikle benim için çok önemli bir yere sahip olmasının birçok nedeni var ama en büyük neden dizideki karakter anlayışıdır bence. özellikle Rob Morrow' un canlandırdığı yahudi doktor karakterine, onun uzun ve iğneleyici cümlelerine ve Maggie'yle olan atışmalarına bayılıyorum. hatta bu yüzden tekrar izlediğimde de aynı tadı alabiliyorum. aynı şekilde radyoda Chris'in konuşmaları, jung'dan ve kollektif bilinçaltından bahsetmesi ve walt whitman'dan şiirler okuması da aynı tadı veriyor. ama sadece bu değil yani sadece cümlelerin, konuşmaların fazla beklenmedik olması değil diziyi farklı yapan, daha çok bütün o konuşmaları aktarış biçimiyle sanki dizi izliyor gibi değil de, o kasabada yaşıyormuş ve barda oturanlardan biriymişiz gibi hissettirebilmesi.ama merak ediyorum gerçekten bu kadar tatlı bir kasaba olabilir mi? çünkü acaba cicely'in aslında var olmamasıyla yazarlar bunun bir ütopya olduğunu mu anlatmaya çalışmışlar bize. umarım değildir çünkü küçük bölgelerde böyle sıcak bir atmosfer olabileceğine inanmak istiyorum.aslında bakarsak benim yaşadığım yerde küçük sayılır ve ben çocukken yaşadığım köyde gayet küçük bir yerdi ama itiraf etmeliyim ki dizideki mahalle barının üstlendiği görevi bizim köydeki kahvehaneler üstlenmezdi. belki sadece erkekler için bir yer olması bu farkı yaratıyordur ama sanmıyorum daha farklı bir nedeni var gibi bilmiyorum. ama emin olduğum birşey var; dizide Chris ne zaman, aurora borealis, mancınıkla piano fırlatma gibi şeyler yapsa ona özeniyorum gerçekten ve şöyle düşünüyorum, evet bende hayatımda böyle küçük projeler olsun istiyorum ve mümkünse bunlar bir işe yaramasın. yani hadi ama bütün yaptığımız zaten ne olduğunu anlayamayacağımız şeylere bir anlam yüklemeye çalışmak değil mi? öyleyse en anlaşılmaz şeyleri yapalım. okulu veya işi herneyse bırakıp bir motosiklete atlayıp kuzeye doğru yönelelim mesela. zamanımızı harcamak için daha iyi bir yol göremiyorum.
4 Nisan 2012 Çarşamba
avatar the legend of korra
avatar the last airbender'ın devamı niteliğinde, yeni başlayan bir seri 'avatar the legend of korra'. avatar'ı bilenler için çok sevindirici bir haber bu. ben de ilk avatarın fanlarından biri olarak bu yeni diziyi görünce, yine aang'i, toph'u, sokka'yı, zuko'yu ve elbette iroh'u göreceğimi düşünerek çok heyecanlanmıştım. ama dizinin ilk bölümünde eski karakterlerden görebildiğimiz sadece katara var. çünkü yeni hikaye 70 yıl sonrasını ve yeni bir avatarı içeriyor.
isminden de belli olduğu gibi yeni çizgi dizimiz, aang'den sonra gelen avatarı yani korra'yı ve onun republic city'deki maceralarını konu ediniyor. korra, mavi gözlü, kumral, su kabilesinden bir kız. ayrıca karakter olarak da aang'den oldukça farklı. öyle ki, ''ben avatarım. buna alışsanız iyi olur.'' diyerek yaptı açılışını. henüz dizinin ilk bölümünü izledim ama gördüğüm kadarıyla korra, zamanla daha sempatik gelebilecek bir karakter ve açıkçası aang'e benzetmeye çalışmamaları iyi olmuş.
gelgelelim republic city'e. burası aang'in hükümdarlığı döneminde gelişmiş, 4 ulusu birleştiren oldukça modern bir şehir. her tarafı gökdelenlerle dolu, caddelerinde arabalar vs.. alışıldık avatar atmosferinin dışında yani. bu yeni görünümüyle eski mistik özelliklerini, çöl ve toprak rengini özletecek gibi görünüyor.
açıkçası avatarda en sevdiğimiz şeylerden biri olan o mistik havasının ve doğayla bütünleşen felsefesinin yerine sırf 70 yıl geçti süsü vermek için gökdelenler ve teknolojik şeyler koymalarına inanamıyorum. tamam 70 yıl süren bir gelişim sürecinin ardından bir şeylerin değişmesi beklenir ama bu değişim avatar evreni söz konusuysa teknolojide olmak zorunda değildir. sadece avatarda değil, fantastik bir dünya ya da paralel bir evren varsa ortada, o evrende, dünyada'ki teknolojiye karşılık gelen her neyse o kullanılmalı. avatar için bu bükme yeteneğidir. ve avatarda modernleşme demek de bükmenin geliştirilmesi olmalıdır. mesela toph'un eğittiği metal bükebilen polisler... akıllıca olmuş gerçekten. ama aynı adamların uçağa bindiğini görmek de istemiyorum. bir evren için bu kadarı fazla. ha bu demek değildir ki teknoloji hiç bir fantazi de olmasın. olabilir tabii ama fma'daki gibi bir ayrım yapılacaksa.. fma'da edward başka bir dünyaya gider ve burada simya kullanılmadığını onun yerine teknoloji olduğunu görür ve yeni hayalini uzaya çıkmak olarak değiştirir. başka bir örnek zero no tsukaima'da büyülerin hakim olduğu bir dünyaya düşen normal bir çocuk vardır. büyü yapamaz doğal olarak ancak kendi dünyasından gelen uçakları ve silahları kullanabilir. baktığımızda bir denge olduğunu görebiliyoruz. ilk avatarda da bu denge vardı elbette üstelik çok ince detaylarlar da vardı bu konuda. mesela toph toprak bükerek uzun mesafeler kat edebiliyordu. aang hava bükerek uçabiliyordu. appa bile hava bükerek nasıl oluyorsa uçabiliyordu. yani bütün yan avantajlarını geçsen bile tek başına 4 elementi bükme fikri, büyü, simya vb. alternatiflerine göre çok daha orjinal bir fikir. yeterince özendirici..
aslında yeni karakterler hakkında yazmak istiyordum. aang ve katara'nın torunları ve belki ilerde zuko ve sokkanın torunlarını da görme ihtimali hakkında. ama onun yerine bir resim daha açıklayıcı olur şimdilik. işte yeni jenerasyon:
isminden de belli olduğu gibi yeni çizgi dizimiz, aang'den sonra gelen avatarı yani korra'yı ve onun republic city'deki maceralarını konu ediniyor. korra, mavi gözlü, kumral, su kabilesinden bir kız. ayrıca karakter olarak da aang'den oldukça farklı. öyle ki, ''ben avatarım. buna alışsanız iyi olur.'' diyerek yaptı açılışını. henüz dizinin ilk bölümünü izledim ama gördüğüm kadarıyla korra, zamanla daha sempatik gelebilecek bir karakter ve açıkçası aang'e benzetmeye çalışmamaları iyi olmuş.
gelgelelim republic city'e. burası aang'in hükümdarlığı döneminde gelişmiş, 4 ulusu birleştiren oldukça modern bir şehir. her tarafı gökdelenlerle dolu, caddelerinde arabalar vs.. alışıldık avatar atmosferinin dışında yani. bu yeni görünümüyle eski mistik özelliklerini, çöl ve toprak rengini özletecek gibi görünüyor.
açıkçası avatarda en sevdiğimiz şeylerden biri olan o mistik havasının ve doğayla bütünleşen felsefesinin yerine sırf 70 yıl geçti süsü vermek için gökdelenler ve teknolojik şeyler koymalarına inanamıyorum. tamam 70 yıl süren bir gelişim sürecinin ardından bir şeylerin değişmesi beklenir ama bu değişim avatar evreni söz konusuysa teknolojide olmak zorunda değildir. sadece avatarda değil, fantastik bir dünya ya da paralel bir evren varsa ortada, o evrende, dünyada'ki teknolojiye karşılık gelen her neyse o kullanılmalı. avatar için bu bükme yeteneğidir. ve avatarda modernleşme demek de bükmenin geliştirilmesi olmalıdır. mesela toph'un eğittiği metal bükebilen polisler... akıllıca olmuş gerçekten. ama aynı adamların uçağa bindiğini görmek de istemiyorum. bir evren için bu kadarı fazla. ha bu demek değildir ki teknoloji hiç bir fantazi de olmasın. olabilir tabii ama fma'daki gibi bir ayrım yapılacaksa.. fma'da edward başka bir dünyaya gider ve burada simya kullanılmadığını onun yerine teknoloji olduğunu görür ve yeni hayalini uzaya çıkmak olarak değiştirir. başka bir örnek zero no tsukaima'da büyülerin hakim olduğu bir dünyaya düşen normal bir çocuk vardır. büyü yapamaz doğal olarak ancak kendi dünyasından gelen uçakları ve silahları kullanabilir. baktığımızda bir denge olduğunu görebiliyoruz. ilk avatarda da bu denge vardı elbette üstelik çok ince detaylarlar da vardı bu konuda. mesela toph toprak bükerek uzun mesafeler kat edebiliyordu. aang hava bükerek uçabiliyordu. appa bile hava bükerek nasıl oluyorsa uçabiliyordu. yani bütün yan avantajlarını geçsen bile tek başına 4 elementi bükme fikri, büyü, simya vb. alternatiflerine göre çok daha orjinal bir fikir. yeterince özendirici..
aslında yeni karakterler hakkında yazmak istiyordum. aang ve katara'nın torunları ve belki ilerde zuko ve sokkanın torunlarını da görme ihtimali hakkında. ama onun yerine bir resim daha açıklayıcı olur şimdilik. işte yeni jenerasyon:
2 Mart 2012 Cuma
full house
ilk defa bir Kore dizisi izledim. üstelik izlemeden önce kdrama hakkında hiç bir şey bilmiyordum. her neyse şimdi biliyorum. ve neden bu dizilerin takip edildiğini anlayabiliyorum. bunu sonra açıklarım. ama şimdi özellikle izlediğim dizi hakkında yazmak istiyorum.
full house ile başlamak iyi bir tercih olmuş. diziyi bitirdiğimde öne çıkan bir yapım izlediğimi fark etmiştim. çünkü izlemesi çok eğlenceliydi. bunun nedeni çoğunlukla oyunculara dayanıyor. bi rain'in oynadığı role özellikle bayıldım. gülümsemesi, hareketleri, konuşması.. çok farklı ve sevimliydi.hatta şimdi onun başka bir dizisi olan a love to kill'i izlemeyi düşünüyorum. ama sanırım o daha drama ağırlıklıymış. full house ise gerçekten komik ve eğlenceliydi. bir çok yerinde sesli gülmeme engel olamadım. özellikle Han Ji Eun ile babaannenin (dizideki favorim buydu) bahçede çiçekle falan uğraşırken yaşlı kadının fenalaşması ve ji eun'un onu sırtında taşımaya çalışması bence en komik sahneydi. gerçi jie eunun three bear'i kadının önünde ilk sergiledi yerde de çok eğlenmiştim. üstelik kız çok tatlı ve sevimli görünüyordu. zaten bu diziyle ilgili en çok hoşuma giden şeylerden biri oyunculardaki bu doğallık.. diziye çok sempatik bir hava katıyor. konuşmalarının da bunda etkisi vardır tabii.
bir de aile anlayışlarına bayıldım. model ve ünlü biri olmasına rağmen babasından dayak yiyen babannesinin azarladığı karakterler var. bu yönleriyle türk kültürüne de benziyor ama türkiyedeki dizilerde bunlar bu kadar doğal yansıtılamıyor maalesef. üstelik kdramalar konu olarak da benziyorlar eski bir türk filmi izliyormuş hissi veriyorlar.
aslında itiraf etmek gerekirse olumsuz eleştiri yapmaktan kaçınmak gerekir çünkü bu tür herkese göre değil. mantık aramadan izleyemiyorsanız ve fantastik aşk öykülerinden hoşlanan biri değilseniz eleştirecek bir çok nokta bulursunuz muhtemelen. bense şuana kadar asyadan çıkan çoğu şey için minnettar biri olarak (özellikle aşırı şiddet içeren yakuza filmleri, mangalar ve animeler için) kdrama ve jdrama türüne de göz atmak istedim. henüz jdrama izlemedim gerçi. öneriniz varsa gönderebilirsiniz..
aslında itiraf etmek gerekirse olumsuz eleştiri yapmaktan kaçınmak gerekir çünkü bu tür herkese göre değil. mantık aramadan izleyemiyorsanız ve fantastik aşk öykülerinden hoşlanan biri değilseniz eleştirecek bir çok nokta bulursunuz muhtemelen. bense şuana kadar asyadan çıkan çoğu şey için minnettar biri olarak (özellikle aşırı şiddet içeren yakuza filmleri, mangalar ve animeler için) kdrama ve jdrama türüne de göz atmak istedim. henüz jdrama izlemedim gerçi. öneriniz varsa gönderebilirsiniz..
9 Şubat 2012 Perşembe
oz
***spoiler içerir. diziyi izlemeyi düşünenler okumamayı tercih etsin.***
6 sezonunu 1 haftada bitirdim ve keşke uzun bir zamana yaysaydım diye düşünüyorum. çünkü oz'un her bölümü üzerine düşünülmesi gerekir. ben hemen diğer bölümüne geçtiğim için ilerde tekrar izleyeceğim. çünkü bunu unutmak istemiyorum. çünkü oz her hangi bir diziye benzemiyor ve bunun gibisini bulmak çok zor olacak. demek istediğim kaç tane dizide ana karakter diye gösterebileceğiniz biri yoktur ki.. dizinin ilk bölümünde ana karakter zannettiğim kişi öldü mesela. işte oz farkı. tobias beecer dersek ki onun hikayesi hep favorim olmuştur bazı bölümler hiç görünmüyor belki yemek sırasında falan görüyoruz ki bu da oz gerçekliliğini artırıyor.
6 sezonunu 1 haftada bitirdim ve keşke uzun bir zamana yaysaydım diye düşünüyorum. çünkü oz'un her bölümü üzerine düşünülmesi gerekir. ben hemen diğer bölümüne geçtiğim için ilerde tekrar izleyeceğim. çünkü bunu unutmak istemiyorum. çünkü oz her hangi bir diziye benzemiyor ve bunun gibisini bulmak çok zor olacak. demek istediğim kaç tane dizide ana karakter diye gösterebileceğiniz biri yoktur ki.. dizinin ilk bölümünde ana karakter zannettiğim kişi öldü mesela. işte oz farkı. tobias beecer dersek ki onun hikayesi hep favorim olmuştur bazı bölümler hiç görünmüyor belki yemek sırasında falan görüyoruz ki bu da oz gerçekliliğini artırıyor.
aslında ozu izlemeden önce ve 1. sezonundan sonra dizi hakkında bazı yorumları okudum yapmamam gerekirdi ama istemeyerek cyrilin idam edildiğini kellerin da idam koğuşunda olduğunu ve sonunda öldüğünü, beecer'in dışarı çıktığını ve saidle augustus hill'in bıçaklandığını öğrendim. ama bu bir şekilde diziyi daha heyecanlı hale getirdi. şöyle ki cyrili idama götürdüler ve ben öleceğine eminken infazı ertelendi ve sezonun sonunda öldü. aynı şekilde beecer'in şartlı tahliyeyle serbest kaldığını biliyordum ve ilk görüşmesinden sonra serbest kalmasının tamamen hayal olduğunu fark etmekte bile zorlandım. ne kadar şaşırdım ve üzüldüm de tabii sonradan 2. seferde serbest kaldı gerçi ama killer yüzünden yine içeri girdi. killer karakteri hep beklenmedik şeyler yaptı dizi boyunca ama sonuncuyu bekliyordum. beecer dışardayken onu unutmasını istemiyordu. ama kendini aşağı atmasını hayatta tahmin edemezdim. sonlarının böyle olması sinirlendirdi beni. intihar her zaman etkileyici bir sondur ama beecer ne derse desin keller yine af ederdi biraz zaman verse yeterliydi niye intihar ederken bile onu suçladı. ya da en iyisi killer atladığında beecerin da onu tutmak için atlaması olurdu. ölürlerdi ya da ikisi de yaşardı. ama işte ozun tuhaflığı. normal bir hikayede mesela okuduğum birinde serbest kalacak olan tek başına gitmek istemediği için yine suç işler ve diğeri ona bu yüzden kızar. mantıklıdır yani aşık olduğun kişi için fedakarlık yapmış oluyorsundur. ama bu çeşit bir aşk yerine nedense dizideki daha etkileyici...
bu dizinin diğerlerinden en büyük farklarından biri kesinlikle augustus hill karakterinin bölüm arasında alakasız gibi görünen yorumları. dizi boyunca bu yorumlar fanatiklikten yunan mitolojisine japon balıklarından uyuşturuculara kadar geniş bir konu kapsamına sahiptiler. ve bence dizinin en iyi yanlarından biriydi. (bu quoteları ilerde blogumda paylaşmayı düşünüyorum)
sonuç olarak spoiler falan dinlemeyen her durumda şaşırtan ve izlenmesi gereken bir dizi..
bu dizinin diğerlerinden en büyük farklarından biri kesinlikle augustus hill karakterinin bölüm arasında alakasız gibi görünen yorumları. dizi boyunca bu yorumlar fanatiklikten yunan mitolojisine japon balıklarından uyuşturuculara kadar geniş bir konu kapsamına sahiptiler. ve bence dizinin en iyi yanlarından biriydi. (bu quoteları ilerde blogumda paylaşmayı düşünüyorum)
sonuç olarak spoiler falan dinlemeyen her durumda şaşırtan ve izlenmesi gereken bir dizi..
18 Haziran 2011 Cumartesi
sherlock
aslında benim izlediğim ilk sherlock holmes ile ilgili filmdi bu. kitaplarını da okumamıştım. bu diziyi izleme kararı alma nedenim steven moffat'ın işin içinde olmasıydı. adamın yaptığı her diziyi severek izlemiştim. hala da izliyorum. zaman zaman coupling'den bir bölüm açıyorum mesela. jekyll da uyarlama bir diziydi ve o da çok başarılıydı. ama sherlock kadar değil. sherlock senaryo yönünden haraka oyuncular zaten daha iyi olamazdı. bir tek son bölümdeki moriarty gibi bişeydi adı onu izlerken olmamış gibi geldi ama ikinci izleyişimde o da rahatsız etmedi beni. 3.bölümün başında sherlock'un haraketleri seth cohen'i anımsattı. ama bu durumun hiçbir sakıncası yok elbette.
izledikten sonra sherlock holmes hikayelerini okudum ve dizinin orjinal hikayeyle benzer yönlerini görmek çok güzeldi. mesela sherlock da sıkıldığında duvara ateş ediyor. john watson afganistanda bulunmuş. ama orjinal hikaye eskide geçiyor yine de teknolojiyi sherlockta kullanmak yeni ve çok güzel bir fikir olmuş.
umarım dizi devam eder.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
